Herkes Sadece Kendi Yaşamından Sorumludur !

Yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusu, anı daha önceden yaşamışlık haline dejavu denir.

Son zamanlarda dilimden düşmeyen hayatımın her anında çok sık kullandığım o meşhur kelime “DEJAVU” … Yaşadığım anları daha önceden yaşamışım gibi geliyor. Oturduğum yerden, kurduğum cümlelere kadar her şey aynı. Çevremdeki insanlar, eşyalar hep aynı. Tarihin kendini tekrar etmesi gibi hayatım da bir tekrar üzerine kurulu. Aslında fark ettim ki yaşadığım anları tekrar yaşıyormuş gibi hissetmemin tek sebebi hayatımın kısır bir döngüde takılıp kalmış olması. Olduğum yere çakılı kalmış, adım atamıyorum sanki. Mesela annemle ayda en az bir kere muhakkak tartışırız çünkü ben hiç bir zaman annemin istediği gibi bir evlat olamadım. Annemin bana dayattığı her şeye karşı çıkmak için dünyaya gelmişim sanki. Aslında topluma, oluşturulan düzene, dayatılan ahlaka karşı çıkıyorum. Annem de o toplumun bir yansıması.

Bizim buralarda genelde kızlar büyürler, liseye kadar okurlar (tabi bu sırada ev işlerine dair her şeyi bilmek ve öğrenmek zorundalar), aralarından bazıları şanslıysa eğer üniversiteyi de okur. Daha da şanslıysa kendi istediği bir bölümü okuma fırsatı elde eder. Tabi ben işimi şansa bırakmadım ve gerekirse üniversite masraflarımı çalışarak karşılamayı kabul edip, kendi istediğim bölümü okudum.

Üniversite bitince hangi şehirde okumuş olursa olsun memleketine ailesinin yanına geri döner. Hayırlı bir kısmet bulunur, (ya kendisi önceden tanıdığı sevdiği biriyle ya da ailesinin onun için uygun gördüğü biriyle) evlendirilir. Daha sonrasında ondan çocuk yapması istenir. (kesinlikle o kadının çocuk bakmaya hazır olup olmaması, çocuğa katacak bir şeyinin olup olmaması, o doğacak çocuğun doğaya saygılı zararsız bir birey olarak yetiştirilip yetiştirilmesi hiç önemli değildir.) Amaç o çocuğun büyüyüp ailesi yaşlanınca onlara bakacak onlarla ilgilenecek bir birey olmasıdır.

Hayatım boyunca böyle bir bilinçsizliğe karşı çıkmaya çalıştım. Her zaman bireylerin kendi istekleri doğrultusunda, kendi iradesinin ve özgürlüğünün farkında olmasını sağlamaya çalışmışımdır. Kız ya da erkek fark etmeden herkesin kendi hayatı hakkında söz sahibi olması gerekir.

Genelde farklı düşünce yapısına sahip kişiler ya isyankardır ya da aslında hiçbir şey bilmeyen saçma sapan konuşan kişilerdir. Beni de öyle gördüklerini söyleyebilirim çünkü ben onlarının alışkanlığının çık dışındayım. Ailemin ve çevremin gözünde kendisine biçilen bu hayatta aynı diğerleri gibi sıralamasıyla hayatına devam etmeli. Aksi takdirde bu sıralamaya uymayan biri pek sevilen biri de olmaz. Ama gel gör ki ben bu sıralamaya uymadım ve sevildiğime de inanıyorum. Ben kendi yolumu çizmeyi seçtim. Hiç pişman değilim. Kendi doğrularım ve yanlışlarımla büyüdüm ben.

Herkes kendi hayatından dersler almalı ama sadece kendi seçim ve tercihlerinden. İşte o zaman herkes olmak istediği yeri rahatlıkla belirleyebilir.

Reklamlar

BAZEN SADECE ÇOK İSTEMEK YETERLİDİR…

Liseye başladığım o ilk günü hatırlıyorum. Ne kadar toy, ne kadar da çekingendim. İlk gün tanışma ve kitap dağıtma günü olmuştu. Ben ilk defa girdiğim bir ortamda nasıl davranacağımı, nerede duracağımı bilemeden “bir an önce o gün bitsin de evime gideyim ” diye düşünüyordum. Tanımadığım insanlarla nasıl iletişim kuracağımı bilmiyordum. O an tek düşünebildiğim okuldan ayrılıp bir daha da geri dönmemekti. Tabi ki de ailem buna izin vermeyecekti ve okula gitmek zorundaydım. Aradan bir hafta geçmişti ve o gün İngilizce dersimiz vardı. İlkokulda bu dersten ne kadar çok nefret ettiğimi hatırlıyordum ama bu sefer farklıydı. Öğretmen farklıydı, öğrenciye bakış açısı farklıydı, öğretmeye olan hevesi farklıydı… Kısacası ilgimi çekmişti, sevmeye başlamıştım. Bende hayranlık uyandıran bir görüntüsü vardı. Kendinden emin, öz güveni olan, samimi ve içten bir görüntüydü bu. Adı Kader’di. Gözleri yeşil ve derin bakıyordu. Omuzuna kadar gelen kahverengi saçlara sahipti. Gülüşü bütün öğrencileri güldürecek kadar etkiliydi ve ben de onun gibi olmak istedim. Ders başlamadan önce kendinden bahsetmişti biraz. İzmir’de doğmuş ve babası da kendisi gibi öğretmen olduğu için sürekli şehir değiştirmişler. En son geldikleri şehri çok sevdiği için doğu görevini yaptıktan sonra tayinini o şehre istemiş ve tekrar çok sevdiği yere geri dönmüş. Hayatımda ilk defa ne istediğimi biliyordum. O an karar verdim İzmir’de okumak istiyordum. Dokuz Eylül Üniversitesi’ne gidecektim ve İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü okuyacaktım. Çünkü Kader öğretmen gibi olmak istiyordum.

Son sınıfa geldiğimde bazı şeyler değişmişti. Öğretmenler için atama zorlukları ortaya çıkmıştı, üniversite sınavında yeterli puanı almak için pek fazla ders çalışmıyordum, maddi durumlardan dolayı dershaneye de gidememiştim. İngilizce öğretmeni olmayı hala çok istiyordum ama olamamam ihtimalime karşı bir bölüm daha belirlemiştim kendime. Hem bu sayede yabancı dilimi geliştirme fırsatım hem de bir çok yere seyahat etme fırsatım olacaktı. Artık iki seçenek vardı önümde ; -İngiliz Dili ve Edebiyatı -Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik

Üniversite sınavına girdiğimde içimde hiç heyecan yoktu. Aksine hiç olmadığım kadar sakindim. Galiba benim başarılı olmamı sağlayan da bu oldu. Sınav sonuçları açıklandığında puanımın 312 olduğunu gördüm. Yeterince çalışmayan ve hiç bir destek almayan ben için çok iyi bir puandı. Tek sorun bu puanın İngilizce öğretmeni olmam için yeterli olmamasıydı. Ben de elimde kalan diğer seçeneğe odaklanmıştım. Tercih listemi kendim oluşturmak istedim. Çünkü söz konusu benim geleceğim, benim hayatım olduğu için hayatımda ailem dahil başka hiç kimsenin söz sahibi olmasını istemedim. Bir hafta boyunca gitmek istediğim şehirleri ve okulları araştırdım. Tabi en çok İzmir’i istiyordum ama puanım Dokuz Eylül için (iki bölüm için de) çok düşüktü. Araştırmam bittiğinde tercih listem hazırdı. İlk üç sırada : -Mersin Üniversitesi -Antalya Akdeniz Üniversitesi -Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi olmak üzere toplamda 12 üniversite yazmıştım ve hepsi de Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik bölümüydü. İçimden bir ses son kez tercih listesini kontrol etmem gerektiğini söyledi. O an gözümden kaçırdığım bir okulu fark ettim. “Dokuz Eylül Üniversitesi Reha Midilli Foça Meslek Yüksek Okulu” “Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik” bölümü. Bir hafta boyunca fark etmediğim için kendime çok kızmıştım. Taban puanı 350 olmasına rağmen tercih sıralamamın en başına yazdım ve listeyi onayladım. Listenin çıktısını aldım, eve doğru yürümeye başladım. Tam köşeyi döndüğümde evimizin hemen karşısında oturan komşumuz Leyla Teyze bana seslendi. “Elindeki ne?” diye sordu. “Üniversite için yaptığım tercih listesi” dedim. Hemen elimden kağıdı alıp incelemeye başladı. “Neden hepsini turizm yazmışsın? Başka bölümleri de yazsaydın keşke” dedi. “Benim okumak istediğim bölüm bu olduğu için hepsini turizm yazdım. Başka bölüm istemiyorum” dedim. “İzmir’i en başa yazmışsın tutturamazsın bu puanla, yazmasaydın da olurmuş” dedi. İnsanların bu çok bilmiş tavırlarına her zaman sinir olmuşumdur. Sadece moral bozmak için konuşmalarından hep nefret ettim. Daha fazla orada duramadım. “25 tane tercih hakkım vardı, ben de kağıdım biraz da olsa dolu görünsün diye İzmir’i başa yazdım” dedim ve arkamı dönüp hemen eve gittim. O günden sonra İzmir’de okumayı her şeyden daha çok istemiştim.

Benim evimde internet olmadığı için arkadaşımdan haber bekliyordum. Bir gece saat on iki buçuğa gelirken telefonum çalmaya başladı, arayanın Yasemin olduğunu gördüm ve telefonu hemen açtım. Tercih sonuçlarının açıklandığını söyledi, koşarak evden çıkıp onun yanına gittim. Heyecandan kalbim duracak gibiydi. Bilgisayarın başına geçerken ellerim titremeye başladı. Geleceğim, ekranda göreceğim o bir kaç kelimeye bağlıydı. Gördüklerim karşısında ağlamaya başlamıştım. Temmuz ayının kavurucu sıcaklarından bir geceydi o gece ve ben terlediğimi hissediyordum. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutmuştum, yaklaşık bir saat boyunca ağlamaktan başka hiçbir şey yapmamış, konuşmamıştım. Kazanmıştım. İzmir’e gidecektim. Hayallerim gerçek olmuştu… Ama hala inanamıyordum.

Aradan iki hafta geçmişti. Evde annemle birlikteydim ve ben mutfakta kahvaltıyı hazırlarken annem de bahçede ağaçları suluyordu. Bir an da kapı çaldı. Kapıyı açtığımda elinde kocaman sarı bir zarf ile kargocu duruyordu. Gösterilen yere imzamı atıp zarfla birlikte odama geçtim. Abimin bana üniversiteyi kazandığım için hediye gönderdiğini düşünmüştüm. Ta ki zarfı açana kadar. Zarfın içinden Dokuz Eylül Üniversitesine ait öğrenci el kitapçığı çıkmıştı. İşte asıl o zaman hayallerimin gerçek olduğuna inanmıştım.

Eğer ben Kader öğretmen ile hiç karşılaşmamış olsaydım hala ne yapacağını, nereye gideceğini bilmeyen biri olurdum.